EL KIZI 10. BÖLÜM
Huzur neydi?
Bir kaşık tatlı aş, yastığa mutlulukla koyulan baş, yolunda yarelik eden has bir yoldaş, gözden acıyla akmayan bir yaş, huzur kalpteki tatlı telaş.
İşte Sare’de daha üç gündür tanıdığı bir adamın yanında öylesine huzurluydu ki, tenine değmeyen darbeler olunca, eli yüzü toplanmış, morluklar önce yeşile ardından iyileşmeye yüz tuttuğunu belli eden sarıya dönmüştü. Üç gündür Sefer ile iki arkadaş gibi sohbet ediyorlar bir birilerini tanımak için uğraşıyorlardı. Sare’nin öyle kendiyle ilgili anlatacağı uzun uzun şeyleri yoktu. Herkes gibi sıradan bir hayatı vardı. Bir köy yerinde doğmuş, köyden dışarıya hiç çıkmamış, babasının dayakları ve evin işleri arasında çırpınıp duruyordu.
Daha çok Sefer konuşuyor, annesinden, ağabeylerinden, yeğenlerinden, yengelerinden, kız kardeşinden falan bahsediyordu. Askerliğini nerede yaptığından, tutup ne zaman sünnet olduğuna kadar anlatmıştı Sare’ye. İstiyordu ki onun iyi niyetinin Sare farkına varsın. İstiyordu ki Sare’de onu onun sevdiği sevsin benimsesin. Bunun için elinden geldiğince kibar ve eğlenceli olmaya çalışıyordu. Yakınlarda ki amcasından günlük nevaleyi getiriyor ayrıca, ailesine de amcası vesilesi ile haber salıyordu. Hemen hemen herşeyden haberi vardı Sefer’in. Harun’un nasıl delirdiğinden, intikam yeminleri ettiğinden, Sefer’i ve Sare’yi bulduğu yerde vuracağını söylediğinden, herşeyden haberi vardı. Fakat kurdukları küçük dünya yıkılmasın, Sare’nin gülen yüzü solmasın diye Sare’ye hiç birşeyden bahsetmiyordu. Kaçtıklarının dördüncü günüydü. Yine Sefer sert zeminde yerde yatmıştı, Sare ise sedirde uyumuştu. Sefer’in her yeri tutulmuş olmasına olmasına rağmen, Sare’ye hiç birşey belli etmeden uyandığı gibi, boynunu kütletip, esneme hareketleri yaptı. Kirpiklerini oynatan Sare’de onun sesine uyanmıştı.
“Hayırlı sabahlar Sare hatun!” dedi.
Sare esnedi sonra sanki yıllardır hep burada Sefer ileymiş gibi rahat, kollarını açtı vücudunu gevşetti.
“Hayırlı sabahlar!” dedi.
Sonra sanki hep yaşadığı evdeymiş gibi, kabı kacağı koydukları raftan çaydanlığı aldı.
İçine suyu doldurup sobanın üzerine koydu. Sefer onun herşeyi benimseyen hallerine hayranlıkla bakıyordu.
“Sen çay suyunu koydun madem, bende sobayı yakayım Sare hatun!” dedi.
Sare henüz alışamamıştı Sare hatun olmaya. Henüz utanıyordu bu tabirden. Yine utanmıştı. Onun bu hallerine artık alışmış olan Sefer gülümsedi. Yanından sobaya yaklaşıp, alevlendirdi. Sare’de elini yüzünü yıkamak için, tulumbanın başına adımladı. Yüreği farklı atıyordu artık. Birden bire hayatına girmiş bu adam, kalp ritmini etkiliyordu Sare’nin. Sırtını kulabenin duvarına yaslayıp, elini kalbinin üstüne bastırdı. Onun Sare’ye fısıldadığı şeyleri duymaya çalıştı. Bir kaç sert ve derin nefeslerin ardında tulumbanın başına geçti. Havanın etkisiyle dahada soğuk gelen suyla elini yüzünü yıkadı. Sefer’in içeride olduğunu bilmek sonsuz bir güven veriyordu içine, kulübenin kapısını araladı ve kahvaltılıkları hazırlayan Sefer’in yanına yürüdü.
Onlar için bu dört gündür rutin haline gelmişti. Kahvaltı yaparken biraz sohbet edip bir birilerini tanıyorlar, sonra Sare küçük alanı temizliyor, biraz bahçede biraz kulübede akşamı ediyorlardı. Sare yine hep yaptıkları gibi, sedirde kendi oturduğu tarafa oturup, Sefer’in kendisine çay doldurmasını izledi. Sefer ağzına bir zeytin atıp, bir parça ekmekle çiğnemeye başladı.
“Bir kaç güne dönelim istersen?” dedi Sare’ye bakarak.
Sare’nin dönme gerçeği yüreğini sıkıyordu. Sanki babası onu kapının önünde bekliyor gibi geliyordu. Yutkundu, gitmeyelim der gibi Sefer’e baktı.
“Sen bilirsin” dedi.
Sefer onun tedirgin halinin farkındaydı. Biraz çekinerek Sare’nin dizinin üstündeki eline uzanıp, biranda elini tuttu. Bu temasla Sare titrediğini hissediyordu. İçi ayrı titremişti dışı ayrı.
“Korkma! Artık sana kimse birşey yapamaz! Bak günlerdir benimlesin kim gelip dokunabildi! Gideceğiz ailemle tanışacan düğün alayını kuracaz sende benim gelinim olacan! Sonrası bir ömür huzur!”
Sare’nin burnunun direği sızladı. İstemsizce gözleri doldu. İçten bir dua ile “Amin!” dedi. Eli hala Sefer’in elinin içindeydi. Bu durum içinde ki kelebekleri uçuruyor, onu başka alemlere sürüklüyordu. Sefer’de bilinçli olarak elini bırakmıyordu.
Bu temas ikisi arasında ki bağı kuvvetlendiriyordu. Kahvaltıdan sonra yine sanki yıllardır hep yaptıkları şeyleri yapıyor gibi, işleri alışılagelmiş devam ettirdiler. Harun’un kendileri için hazırladığı iğrenç plandan habersiz, günlerdir Münire’ye yaptığı eziyetlerden habersiz, mutlu ve huzurlu günler geçiriyorlardı. Andiç köyünde ise sinsi bir rüzgar esiyordu. Rüzgarı estiren Mehmet’in ta kendisiydi. Kendini göstermeden Sefer’in evin etrafında dört gündür dolanıyordu. Sefer’in kız kardeşi Medine hiç dışarıya çıkmıyordu. Evin çevresinde kendine sote bir köşe bulmuştu. Hergün traktörü köyden uzak bir yere bırakıp, sote köşede saklanıp Medine’yi bekliyordu. Medine arada camdan görünüyordu ama bir türlü dışarıya çıkmıyordu. Kaçıracağı için ne zaman camda görse, görebildiği kadar inceliyor, kaşını gözünü iyice aklına yazıyordu.
İncecik yüzü vardı Medine’nin. On beş bilemedin on altı yaşlarında olduğunu anlamak güç değildi. İnce uzun sarışın güzel bir kızdı. Boyu boyuna uygundu sanki Mehmet’in. Sonra burnunu kıvırdı bu düşüncesine, kızı kaçırıp kötülük yapacaktı. Birde kız güzel mi değil mi onu düşünüyordu. Kızı sevmemeliydi, beğenmemeliydi, hergün eziyet edip canına okuyacaktı. Sefer onları cümle aleme rezil etmişti. Mehmet’te aynı acıyı onlara yaşatacaktı. Eline aldığı ince dalı oturduğu yerden kırıp attı. Yeşil gözlüydü Mehmet Sare’ye en çok o benzerdi. Sare’nin bal rengi gözleri vardı, sadece gözleri farklıydı. Olacaklardan korkmuyordu artık, tek beklediği şey Medine’nin dışarıya çıkmasıydı. O hem düşünüp hem otururken bir gürültü koptu. Komşulardan birisi kendini dışarıya atıp,
“Yardım edin yardım edin!” diye feryat etmeye başladı. Bir anda ortalık mahşer yerine döndü. Mehmet biraz daha saklandı olduğu yerde, onu kimse görmüyordu ama o herkesi kontrol edebiliyordu. Bağıran kişi kucağında baygın küçük bir çocukla fırlayıp geldi. O an Mehmet’te kendini tutamayıp çıkmak istesede sakin olmayı başardı. Millet bir bir doluştu çocuğun başına, onlardan biriside Medine idi. Mehmet Medine’yi görünce, olayı çocuğu herşeyi unuttu. Kargaşadan yaralanıp, Medine’nin evin kapısından içeriye sızdı. Geniş avluda ki erik ağacının hemen yanına yapılmış kümes ile erik ağacının arasına saklandı. Biraz sonra sesler azaldı. Avlunun büyük tahta kapısının gıcırtılı sesi duyuldu. Başını hafif uzatıp şöyle bir baktı. Mor bir uzun etek, siyah bir penye giymiş Medine’yi gördü. Biraz daha eğilip gelen giden kimse olmadığını görünce istediği fırsatı bulmuştu. Arkadaşına rica minnet temin ettirdiği ilacı günlerdir cebinde taşıyordu. Cebinden çıkardığı gibi mendile sıktı. Yerinden fırladığı gibi Medine’nin karşısına çıktı. Bir damlacık kızdı Medine, çığlık atacağı sırada burnuna dolan keskin kokuyla kendinden geçti.
BÖLÜM SONU
hayal__preest(YAZAR)